Bir ülkenin, bir milletin en fazla kaç tane düşmanı olabilir?

Bir ülke, bir millet en fazla kaç düşman ile baş edebilir?

Bizim düşmanımız her zaman vardı da, şu son dönemde olduğu kadar canımı hiç sıkamamışlardı sanırım. Bu sefer hiç beklemediğimiz yerden darbe almak mı bu kadar acı verdi acaba, yoksa hep beraber saldırıya geçtikleri için mi bu köşeye sıkışmışlık hissi?

Terörist başı, vatan haini, bebek katilini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “davet etmek”, orada konuşma yapmasını teklif etmek, terörü bitirmesi için teröristten yardım istemek… Zaten her gün kanı bozuk terör örgütünün meclisteki kravatlı temsilcilerini görmek, her gün Türk Milleti’ne Türk Milleti’nin kürsüsünden hakaretlerini dinlemek, bunları beslemek, maaşlarını vermek, fakir milletin verdiği vergilerle oluşan devlet bütçesinden bunlara para vermek, bunların aldıkları o para ile bu milletin ülkesini bölmeye çalışmalarını izlemek yeteri kadar zor değilmiş gibi… Bir de, sözüm ona, adı milliyetçi olanların yaptıkları bu çağrı…

Ne zor değil mi küfürsüz konuşmak?

Yunanı ayrı saldırıyor, PKKsı (ya da adına ne derseniz) ayrı saldırıyor, ABsi, ABDsi ayrı, Rumu, Ermenisi ayrı, şimdi bir de Türk Devletleri çıktı, bizim teşkilatının içindeki karşı tarafın adamları… Hepsi ile baş ederdik de, şu içerdeki hainler olamasaydı… Ağacın baltaya serzenişi gibi: Sapın keşke benden olmasaydı!

Ben başaramadım; ne ülkeye, ne devrime, ne vatana, ne bayrağa sahip çıkamadım.

Sahip çıkanları dinlemedik, dalga geçtik, hor gördük, dövdük hatta öldürdük. Hapse attıklarımız oldu, gaziye utanmadan “Bana mı gazi oldun!” dedik. Belediyelerin imkanları, kendi şehirlerimizi, hendekler kazarak, barikatlar kurarak, kendi askerimiz ve polisimiz için ölüm tuzağına çevirmeye yetiyordu. Ama mayına basıp bacağını kaybeden gazinin protez bacağının parasını ondan istedik, şehit babasının evine, ki muhtemelen o evin sıvası bile yoktu, çok güzel haciz gönderdik!

Vatanın ne olduğunu, haliyle vatanı sevmeyi bilemedik.

Ben kendi adıma, Cumhuriyet gazetesi okumayı, seçim oldukça CHP’ye, Cumhuriyet’i kuran partiye, oy vermeyi vatanseverlik bilirdim mesela. CHP’nin önce Y-CHP sonra D-CHP olduğunu, 10 Kasım 1938’den sonra bir daha asla CHP olmadığını göremedim. Demokrasi ne güzeldi oysa, ne güzel vatani görevimizi yapıyor, oy kullanıyorduk, sonrası seçtiklerimizin sorumluluğu idi.

Ukrayna’da yaşayanlar da, sanırım benim gibilerdi: Hiç bir özelliği olmayan, eğitimi olmayan, devlet tecrübesi olmayan, “ülke nasıl yönetilir?” hiç bir fikri olmayan bir soytarıyı getirdiler ülke yönetiminin başına oturttular, seçimle! Ukrayna’da taş üstünde taş kalmadı, soytarı hala ülkeyi yönetiyor. Bir gün seçim olursa, belki o gider, yerine laciverti gelir, demokrasicilik oyunu devam eder.

Sonra baktım sadece oy vermek bir şeyleri değiştirmek için yeterli olmuyor, Bağımsız Cumhuriyet Partisi’ne üye oldum. Işıklar içinde uyusun, Prof. Dr. Mumtaz Soysal’ın kurduğu parti, bağımsız cumhuriyetten yana olduğu için haliyle “dış güçler” tarafından büyümesi pek istenmeyen bir partiydi. Sayın Soysal vefat ettikten sonra da zaten varlığını devam ettiremedi. Sonrasında bir iki partiye daha üye oldum, onların adını vermeyeceğim, pek güzel fikirlerim yok onlara ilgili: Birisi kendine rakip olarak iktidarı değil diğer muhalif partiyi görüp onu sarsmaya çalışıyordu, bir başkasının sadık kaldığı bir planı vardı, ne olduğunu hala anlayamadım.

Sonra Sokrates’in, demokrasinin beşiğinden bir bilgenin, demokrasi ile ilgili düşündüklerini öğrendim. Özetle, seçme yeterliliği olmayanlar seçmeye devam ettiği sürece seçimden hayır gelmez diyordu.

Seçimlerde oy kullanmak veya bir partiye üye olmak vatanseverlik değilse eğer, normal bir vatandaş için; asker veya polis veya vergi tahsildarı olmayan normal bir vatandaş ne yaparsa vatansever olur?